Basının manşetlerden işlediği iki büyük
polis iddiası çöktü, gazeteler sessiz
Umut Operasyonu, umutsuz gazetecilik

 

Milliyet, başlıkta “Bombalı paketteki yazı kimin?” diye soruyor, Radikal de “Umut sanıkları umutlandı” diyor.

İçerikler aynı, biz haberi Milliyet’ten alalım:

“Umut Operasyonu çerçevesinde, başta Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy olmak üzere 22 faili meçhul olayı işledikleri https://iqoption.com.tr/ gerekçesiyle haklarında dava açılan 22 sanığın yargılanmasına devam edildi. Adli Tıp Kurumu, Bahriye Üçok’a gönderilen bombalı paketteki el yazısıyla, sanık Ferhan Özmen’in yazısının bazı harflerinin kısmen benzediği, ancak bu yazının Özmen’e ait olup olmadığının anlaşılamadığı yönünde rapor gönderdi.

“Ayrıca bankalardan gelen yazılarda, yoğun hareketlilik yaşanan bazı hesapların sahipleriyle, sanıkların sadece isim benzerliği taşıdığı öğrenildi. Ankara 2 No’lu DGM’de görülen davanın dünkü duruşmasına, 15’i tutuklu 18 sanık katıldı. Mahkeme başkanı, dosyadaki eksikliklerin giderilmesi amacıyla duruşmayı erteledi.”

Umut Operasyonu’nun başladığı 5-6 Mayıs 2000’den beri her fırsatta “Polisin herhangi bir operasyonunu ‘polisin yaptığı açıklamaya göre…’ rezerviyle vermenin klasik bir gazetecilik standartı olduğunu; hele Türkiye’den söz ediyorsak bunun iki defa öyle olduğunu; gazetecinin bu tür haberlerde göstermesi gereken birinci refleksin ‘kuşku’ olması gerektiğini” vurguluyoruz. (Dileyen okurlarımız “ ‘Kuşku’suz gazetecilik” dosyamıza göz atabilir.)

Umut Operasyonu’na ilişkin ilk polis açıklamasını “Uğur Mumcu’nun katilleri yakalandı” manşetleriyle veren gazetelerimizi (Akit hariç hepsi böyle yapmıştı) daha ilk gün “mahçup olabilecekleri” konusunda uyarmıştık.

Sonrasını biliyorsunuz… İlk gün Uğur Mumcu’nun katilleri olarak ilân edilen; polisteki sorgularında ve hatta olay yeri tatbikatında suçlarını ‘itiraf eden’ Yusuf Karakuş ve Abdülhamit Çelik’in Uğur Mumcu’nun sokağına bile gitmedikleri ortaya çıkmış, iki zanlının poliste gördükleri işkenceyle bu yönde konuştukları anlaşılmış, savcı Hamza Keleş ‘işkenceyle ifade alarak yargıyı yanılttıkları’ gerekçesiyle İstanbul Terörle Mücadele şubesi hakkında dava açmıştı.

Bu büyük fiyaskodan bir süre sonra bu defa Ferhan Özmen ve Necdet Yüksel yakalanmış, onlar da yalnız Uğur Mumcu’nun değil, bütün faili meçhul cinayetlerin failleri olduklarını itiraf etmişlerdi.

Bu faili meçhul cinayetlerden birine kurban giden Muammer Aksoy’un oğlunun bile “Babamın katili bu adam değil, bizimle alay mı ediyorlar” diye tepki gösterdiği polis iddiası, gazetelerimiz tarafından her zamanki gibi “kesin” manşetlerle duyurulmuştu.

Oysa polis iddiaları çelişkilerle doluydu, ama bunları yazacak gazeteci lâzımdı. Sonunda bir gazeteci çıktı, o zamanki Yeni Binyıl’dan Mehmet Güç dosyayı ele aldı ve dosyanın taşıdığı açık çelişkileri bir bir sıraladı. (Özet bilgi için, Medyakronik arşivindeki "İlk zanlılar artık dosyada yok” başlıklı yazıya dönebilirsiniz.)

Bu özetten sonra gelelim bugüne…

Büyük basın gazetelerinin bir kısmının hiç görmediği, bir kısmının da tek sütunla geçiştirdiği “bombalı paketteki yazı” ve “banka hesapları”yla ilgili haberler, polis tarafından öne sürüldüğünde kocaman puntolarla manşetten verilmiş, üstelik bunların polis iddiasından ibaret olduğunu belirtmeye hiç gerek görülmemişti.

Meselâ Hürriyet’ten Kadir Çelik (kendisi, “En çok aldatılan gazete, Hürriyet” dizimizde yer alan beş haberden ikisinin sahibiydi), “Emniyet: Çelişki yok” başlıklı haberinde (22 Mayıs 2000) Bahriye Üçok’a gönderilen bombalı paketteki yazıyla ilgili olarak şöyle yazmıştı:

“Ferhan Özmen ifadesinde, Bahriye Üçok bombasını da kendisinin yaptığını itiraf etti. Bombalı paketin üzerindeki el yazısıyla Özmen’in el yazısının aynı olduğu saptandı.”

… Ve banka hesaplarındaki yüklü paralar meselesi… Adı geçen kişilerin hesaplarında gerçekleştirilen incelemelerde, bu hesapların çok hareketli olduğunu, hesaplara yüklü paralar yatırıldığını yazan ve paranın kaynağının İran olduğunu özellikle belirten gazetelerimiz şimdi neden susuyor? Haftalar boyunca okurlarına verdikleri haberlerin gerçek olmadığı kesin bir biçimde ortaya çıkınca, bu haberi görmemek gibi bir hakkı nereden buluyorlar?

Dikkat ediniz: Gazetelerin “vermemeyi” tercih ettiği şey bir yorum, bir kanaat değil… Somut bir olgudan, üstelik “haber”i yeniden değerlendirmeyi gerektiren çok önemli bir olgudan söz ediyoruz. Amacı gerçeğe ulaşmak olan bir gazeteci böyle bir gelişmeyi görmezlikten gelebilir mi?

Okuruna “gerçek” yerine kendisinin kurguladığı bir “gerçek”i aktarmak isteyen gazeteciliğin geldiği yer işte burası… Manipülasyon, gazeteciyi işte bu tür bir kişi haline getiriyor.

(16 Nisan 2001)