Medya operasyona nasıl katıldı?

 

Bu ülkede -artık hangi bakanlıkta çalışıyordur bilinmez- devletin gerçekleştirdiği müdahalelere (buna “operasyon” diyorlar) ad bulmakla görevli bir kişinin ya da “masa”nın olduğu muhakkak… “Umut”, “Matador”, “Balina”, “Kasırga” gibi operasyon adlarının kimin aklına niçin geldiğini anlayamadan yeni bir adla karşı karşıyayız: “Hayata Dönüş Operasyonu”. Doğrusu bu kadar olur… Sonucu şimdilik 17 ölü ve onlarca yaralı olan bir operasyona “Hayata Dönüş Operasyonu” adını uygun gören bu isim babasını (her kimse) kutlamak gerekir… Hani neredeyse Orwell’ın “Büyük Birader”inin ülkesinde dillerden düşmeyen “Hayat ölümdür” ya da “Özgürlük esarettir” düstûrları gibi bir şey…

Hürriyet gazetesi “Hayata Dönüş Operasyonu”nu “DEVLET GİRDİ” manşetiyle duyuruyor. İyi güzel de, Devlet nereye girdi? Nereye olacak, kapısında devletin adı yazan cezaevlerine girdi. Radikal’in “Korkulan oldu” manşetinde (bu manşetin günün en iyisi olduğunu unutmayalım) olduğu gibi okurlarını olup biten hakkında bilgilendirmeye yönelik bir manşet değil bu… “Devlet”in biraz daha kültleştirilmesinden, biraz daha mistifiye edilmesinden başka bir şey görmüyor yazıişlerinin gözü.

Bu tarz bir mistifikasyon çerçevesinde “Devlet”i gerçek bir şahıs gibi görüp yorumlayan ikinci bir manşet de Posta gazetesinde yer alıyor: “Devletin sabrı taştı”. Bir gazetenin (gazetecinin) kendisini uzak tutması gereken ilk “zararlı madde” bu değil midir? Sırasında kızan ya da şefkat gösteren, günü gelince de “sabrı taşan” bir “devlet”! Devlete bu tarz bakan bir gazeteciliğin toplumu bilgilendirebilmesi mümkün mü?

Sabah gazetesi sürmanşetten “Her birimden bir kişi kendini yaksın” talimatını, “Ölüm koridoru” manşeti altında ise iki yazarının, Zülfü Livaneli ve Can Dündar’ın cezaevi anılarını veriyor. İki gazetecinin köşelerden birinci sayfaya taşınmış iki fotoğrafının eşliğinde…Bu fotoğrafları hatırlıyorsunuzdur. Neşeli, hayatından memnun, hani insana “yüzlerinde güller açmış” dedirten türden fotoğraflar bunlar. İsterseniz Zülfü Livaneli’nin fotoğrafının hemen yanında yer alan spotu aktaralım da düşüncesizliğin derecesini siz hesap edin: “Bu koğuşlara 1996 yılındaki ölüm orucu eyleminde de gelmiştim. İşte 4 yıl sonra yine bu ürpertici koridordayım”. Köşeyazarlarının bu “düşüncesizlik”e katkısından tabii ki söz edemeyiz (yoksa edebilir miyiz?); ama sonuç maalesef eşine az rastlanan bu her şeyi hafife alan sayfa…

Söz edilmeyi hakeden manşetler bunlardan ibaret değil tabii ki…Meselâ Akşam’ın millete ders verir bir edâyla kaleme aldığı “Yazık bu ülkeye” manşeti, meselâ Akit’in bol miktarda “kızıl terör” sosuyla servis yaptığı “Vah Mehmed’im” manşeti… 20 Aralık tarihli gazeteler o kadar dolu ki, hepsini teker teker gözden geçirecek vakit ve sabır bizde de yok. Bu nedenle değerlendirmemizi “seçilmiş eserler” çerçevesinde yapalım ve son olarak da üç büyüklerden geriye kalan Milliyet’i ele alalım:

Milliyet, manşetinden büyük küçük haberine kadar bugünün gazetecilik yüksek nişanını hak eden gazetesi. Gazetenin manşeti ramazanda olmamız hatırlanarak yaratılmış: “Sahte oruç / Kanlı iftar”. Manşetin içine bir bant yerleştirilmiş. Şöyle bir şey: “Tantan Milliyet’e açıkladı: Ölüm orucu yapıyoruz diye kandırdılar. Hastaneye kaldırılanların çoğu sağlam çıktı”. Tantan’ın açıklaması tabii ki önemli ve haber değeri taşıyor. Ancak bu açıklamanın başka bir yere değil de manşet içine yerleştirilmesi (manşeti de hatırlayınca) gazetenin de bu fikirde olduğu izlenimini (hem de kuvvetle!) veriyor. Ve ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: (Milliyet’e göre) Her şey sahte, “oruç” da, “ölüm orucu” da… Birinci sayfanın fotoğrafında jandarmanın kollarında dışarı taşınan bir mahkûmu görüyoruz. Fotoğrafaltının başlığı şöyle: “Jandarma içeri çatıdan girdi, mahkûmları kapıdan çıkardı”. Bir “hoşluk” olsun diye tasarlanmış olsa gerek. Fotoğrafaltında şöyle cümleler var: “Ancak, ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkûmun, turp gibi olduğu görüldü.” Dikkatinizi çekeriz, “turp gibi” olmaktan söz etmekte gazete. Olabilir, mutlaka bu deyim de bir “hoşluk” olsun diye kullanılmıştır. Milliyet’in birinci sayfasında bir “hoşluk” daha var: “Balık-ördek havuzları / Başrampaşa’da lüks içinde yaşayan örgüt liderlerinin kendilerine balık ve ördek havuzu yaptırdığı bildirildi.” Başka bir ayrıntı var mı diye merak ediyorsanız, boşuna beklemeyin çünkü yok. “Balık-ördek” haberi bundan ibaret. Gazete ısrarcı mı ısrarcı. İç sayfalarda devam ediyor: “Eylemciler sağlam çıktı / Muayene edilen bazı eylemcilerin ölüm orucunda olmadığı anlaşıldı”. Manşette “çoğu” sağlam, içerde “bazıları” sağlam… Olsun, tutarlı olmak gibi bir zorunluluğumuz mu var, serbest değil miyiz?

Gazetelerin büyük çoğunluğu 20 Aralık günü daha bir tatsız. Dillerinin, üsluplarının, tarzlarının, yaklaşımlarının hiç mi hiç tadı yok. Medya cezaevlerinin başına buyruk kalmamasını tabiî ki isteyebilir. Ama bu tarzda mı? Medya şiddeti araç olarak kullanan örgütlerin eylemlerine tabiî ki karşı çıkar. Ama bu tarzda mı? Medya “ölüm orucu”nun engellenmesinde tabiî ki taraf olabilir. Ama bu tarzda mı? Medya hukuk devleti kurallarının her kuruma olabildiğince yerleşmesini tabiî ki savunabilir. Ama bu tarzda mı? Bütün düzlemler içiçe, daha doğrusu biribirine karışmış…

Adı “Hayata Dönüş Operasyonu”ymuş ve medya bu adı ona çok yakıştırmış… (20 Aralık 2000)