20 Aralık 2000 tarihli gazeteler haber
gizleme-çarpıtma örnekleriyle dolu

“Bizi ateşe verdiler” ne demek?

 

“Bayrampaşa Cezaevi’nde kendini yakan tutuklulardan Birsen Kars, hastaneye kaldırılırken, gazetecilere, ‘Hepimizi yaktılar!’ diye bağırdı…”

Yetkililerin, “Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan tutukluların, kendi kendilerini yaktıkları” iddiaları ortadayken söylenen bu sözlerin önemi açık değil mi? Peki, kaç gazete duyurdu okurlarına?

Sayısının çok olmadığını biraz sonra göreceğiz. Ama önce, “birinci kaynak”tan elde ettiği bu habere yüz çeviren gazetelerin, doğruluğu şüpheli dört haberi “iddia” rezervini dahi koymadan aktardıklarını hatırlatalım. Haberlerin başlıkları şöyle:

“Kalaşnikof’la ateş açtılar…”, “Örgüt şefi telefonla emir verdi: Birini yakın, düşmana verin…”, “Ümraniye’de savaş provası… Ölüm orucunu sona erdirmek için yapılan müdahaleye uzun süre direnen Ümraniye Cezaevi’nde, militanların bu eylemin provasını tiyatro sahnesinde yaptıkları ortaya çıktı…”, “Eski DHKP-C’li Semra Duyar: Zorlama ile oruç tuttuk.”

Ayrıntılara geçmeden önce hemen belirtelim: Bu haberlerin hepsi doğru olabilir… Ama hepsi yanlış da olabilir… Öyleyse gazeteci ne yapmalı? Dün söylediğimiz gibi: “Eline geçen malzemenin çarpıcılığına pabuç bırakmamalı, doğruluğundan emin olmak için çırpınmalı.”

Öyle mi yaptı gazetelerimiz? Tek tek ele alalım…

“Bizi, altı kadını diri diri yaktılar”

O sahneyi, bir kez CNNTürk’te, bir kez de ATV’de gördük, daha sonra televizyon görüntülerinde rastlayamadık. Oysa çok çarpıcıydı; kendini yaktığı söylenen mahkûmlardan biri, Birsen Kars, ambulanstan inerken gazetecilere şöyle seslenmişti: “Bizi, altı kadını diri diri yaktılar.”

O fotoğraf, 20 Aralık tarihli gazetelerin çoğunda var. Ama fotoğrafın altına, bu sözleri yazan gazete sayısı sadece üç: Yeni Binyıl (“Hastaneye kaldırılan kadın mahkûmlardan biri, gazetecilere ‘bizi ateşe verdiler’ diye haykırdı”), Yeni Gündem (“Birsen Kars, hastaneye kaldırılırken, ‘Çıkarılan yangında 6 kişiyi diri diri yaktılar’ diye bağırdı”), Radikal (“Haseki Hastanesi’ne getirilen yaralı bir kadın mahkûm, ‘Bizi, altı kadını diri diri yaktılar’ diye bağırdı”).

Fotoğrafı yayımlamayan, ama bu sözlere yer veren gazeteler olduğu gibi (Evrensel), Fotoğrafı (ya da benzer fotoğrafları) yayımlayan ve fotoğraf altına bu sözlerin yerine başka şeyler yazan gazeteler de vardı: Hürriyet (“Örgüt yaktı, jandarma kurtardı”), Sabah (“Kendilerini ateşe verdiler… Bayrampaşa’da kendini yakan eylemci zorlukla hastaneye götürüldü. Her tarafı yanan eylemci ambülanstan zorlukla indirildi”), Akşam (“Yürüyen çıraya döndü… ‘Yakın’ emri verdi…”), Star (“Ölüm orucundakiler tek tek kendilerini yaksın! Sonuç: İşte bu…”).

Tekrar soralım: Birsen Kars’ın sözlerinin haber değeri olduğuna inanmıyor mu, onu aktarmayan gazeteler? Tabiî ki inanıyor. Ama koymuyorlar. Buna düpedüz “haber gizleme” denir.

Dezenformasyon kuşkusu doğuran haberlere gelince…

“Kalaşnikof’la ateş açtılar”

Hürriyet, sürmanşet, haberin birinci sayfa bölümünün tümü:

“Terörist, cezaevine Kalaşnikof ve el bombası bile sokmuş… Kalaşnikof’la ateş açtılar… Bayrampaşa’da kurtarma operasyonuna karşı koyan teröristler, askere Kalaşnikof tüfeğiyle ateş açtılar…”

Peki “olan” nedir? Olan, operasyonla ilgili iki bakanlığın, mahkûmların “Kalaşnikof kullandığını iddia etmeleri”dir. Hürriyet’in haberi sunuş tarzında, gördüğünüz gibi, iddia sanki kesin ve doğrulanmış bir bilgi gibi sunuluyor. Peki, gazeteci bu iddiayı vermesin mi? Versin. Ama hiç değilse bunun bir açıklama olduğunun belirtilmesi gerekmez miydi? Bakanlığın, bu bilgiyi psikolojik savaş unsuru olarak gazetecilere açıklamış olma ihtimali hiç mi yoktur?

İşte, haberin habercilik kriterlerinin ırzına geçmeden de sunulabileceğinin kanıtı:

Radikal: “Yetkililer, güvenlik güçlerine ateş açıldığını belirttiler.”

Cumhuriyet: “İçerden ateş açıldığı iddia edildi.”

“Biri kendini yaksın,
onu düşmana verin”

Dünkü Medyakronik’te, televizyon versiyonunu ele aldığımız haber…

Orada televizyonlar için söylediklerimiz, bugünkü gazetelerimiz için aynen geçerli. Çünkü, “kasetin sahte olduğunu iddia eden tutuklu yakınları” haberini veren Radikal dışında, kendilerine iletilen malzemeden bir parça olsun kuşku duyduğunu hissettiren gazete yok. Gazeteler, sanki o iki kişi konuşurken yanlarındaymış gibi veriyor haberi. Bu nedenle, dün söylediklerimizi tekrar etmekle yetiniyoruz:

“Televizyonlar, öğle üzerinden başlayarak, İçişleri Bakanlığı’nca kendilerine ulaştırıldığını söyledikleri bir bandı yayımladılar. Bu ses bandı, Bayrampaşa ve Bartın cezaevlerinde bulunan iki mahkûm arasındaki cep telefonu görüşmesinin kaydıydı. İddia, görüşmede ‘operasyon başlarsa aranızdan bir kişi kendini yaksın’ talimatı veren kişinin örgütte şef, hattın öbür ucundaki kişinin de talimat alan örgüt elemanı olduğuydu. Bant, bakanlıkça verilmişti medyaya. Onlar da hemen yayımladılar. Soruyoruz: Bu bantın doğruluğundan şüphelenen, bunu ‘çek etme’ gereği duyan oldu mu? Buna gerek yok mu? Bant devletten geldiğine göre muhakkak güvenilir mi sayılmalı? Böyleyse neden? Gazeteciliğin, işte tam da böyle bir durumda, eline geçen malzemenin çarpıcılığına pabuç bırakmama, doğruluğundan emin olmak için çırpınma mesleği olduğuna inanmaya devam edeceğiz.”

Gazetelerin neredeyse tümünün “kuşku”suz gazeteciliği tercih ettiği bu iki örneğin yanında, yalnızca bir gazeteye “sızdırılmış” ve o gazetenin de “eyvallah” diyerek buyur ettiği izlenimi veren iki haberimiz daha var… Gazetelerimiz Zaman ve Hürriyet.

Zaman, “Eski DHKP-C’li”yle
nerede konuştu?

20 Aralık tarihli gazeteler arasında sadece Zaman gazetesinde yer alan bir haber: “Eski DHKP-C’li Semra Duyar: Zorlama ile oruç tuttuk… Halen Kırklareli E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Semra Duyar, cezaevinde kaldığı sırada örgüt mensuplarından gördüğü işkenceleri ve yaptıkları ölüm orucu eylemini anlattı…”

Haberde kaynak yok; gazete Semra Duyar’le ne zaman, nerede görüşmüş? Görüşmüş mü? Duyar, anlattıklarını ne zaman yaşamış? Bu soruların cevabının alınamadığı bir haberin, hele zamanlaması göz önünde bulundurulursa, “servis edildiğini” iddia etme hakkına sahip olduğumuzu düşünüyoruz. (Zaman’ın bir hafta önce de kendisine ulaştırılan bir e-mail mesajına dayanarak cezaevlerinin “örgüte teslim” olduğunu kanıtladığını unutmayalım.)

Haberin bundan sonrasında Semra Duyar’ın tırnak içinde verilmiş sözlerini okuyoruz:

“Bir gün yine geldiler. Ümraniye Cezaevi’nin kapatılması için açlık grevi başlatmışlardı. Bana, ‘süresiz ölüm orucuna başlıyoruz. Sen de ölüm orucundasın. Geri çekilme hakkın yok' dediler. Metazori bir biçimde ve hiç fikrimi sorma gereği duymadan ‘ölüm orucundasın’ diyorlardı.”

Zaman’ın, devletle ilişkiyi düzeltme gayretinin gazeteciliğini ciddi bir biçimde yaralamaya başladığı kanısındayız.

Sadece Hürriyet’te:
“Ümraniye’de savaş provası”

20 cezaevinde sürdürülen operasyondan 18’inde operasyonlar sona erdirilmiş, ikisinde sürüyor: Ümraniye ve Çanakkale.

Gazetelerde bu haberlerin yer aldığı gün, Hürriyet gazetesinde üç fotoğrafla süslenmiş, yarım sayfalık bir “Ümraniye Cezaevi” haberi…

“Ümraniye Cezaevi’nden dışarı yollanan ve güvenlik güçlerinin eline geçen bazı fotoğraflar, koğuşlardaki militanların kanlı eyleme uzun süredir hazırlandıklarını ortaya koydu. Ölüm orucunu durdurarak hayatlarını kurtarmaya kurtarmaya çalışan jandarmaya silahla karşılık veren militanlar, saldırıya temsili kalaşnikoflarla tiyatro sahnesinde hazırlandı.”

Hürriyet’in, Eylül 1999’da gerçekleştirilen, 10 mahkûmun ölümüyle sonuçlanan Ulucanlar Cezaevi operasyonundan bir gün sonra manşetten verdiği “haber”i hatırlatmakla yetineceğiz:

Hatırlayacaksınız, Hürriyet’in birinci sayfadan verdiği büyük fotoğrafta, elleri sopalı çok sayıda mahkûm, örgüt bayraklarının önünde poz vermişti. Manşet şöyleydi: “Beş dakika önce…” İddiaya göre, fotoğraf, “militanların jandarmayla çatışmaya girmesinden beş dakika önce çekilmişti.”

Sonra, fotoğrafın beş yıl önce, başka bir cezaevinde çekildiği ortaya çıkmış, gazete de “hata”sını kabul etmişti. (20 Aralık 2000)

Son olarak, “Ulucanlar Cezaevi haberi”nin, “Ümraniye Cezaevi haberi”nden daha “sağlam” olduğunu belirteceğiz. Çünkü, bir “isyan”dan beş dakika önce “isyancı”ların ellerinde sopayla poz vermeleri, onların hakikaten çatışmaya hazırlandıklarını gösterir. Ama, tiyatro oyunuyla çatışmaya nasıl hazırlanılabilir, onu anlayamadık. (20 Aralık 2000)