Kışlalı cinayeti: Hürriyet nasıl “yemlendi?”

Cumhuriyet gazetesi yazarı Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 günü bir suikaste kurban gitti. Bütün gazeteler, polisin açıklaması doğrultusunda suikastin nasıl gerçekleştirildiğini şöyle aktardı:

Kışlalı, 21 Ekim sabahı evden çıkıp otomobiline yöneldi. Arabaya binerken, ön kaputun üstünde içi dolu bir naylon torba gördü. (Kimi gazetelere göre, paket silecekle ön cam arasına yerleştirilmişti.) Kışlalı, o paketi ya da naylon torbayı eline aldığı anda, içinde bulunan bomba patladı.

İlk andaki şokun atlatılmasının ardından herkes birbirine aynı soruyu sormaya başladı: Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok cinayetlerindeki “usta işi bombacılık” neden bu örnekte görülmüyordu. Bomba, önceki örneklerde görüldüğü gibi gizlenmemiş, tam tersine görünür bir yere konmuştu.

O günlerde, birçok gazetecinin kafasında dolaştırdığı “Yoksa bombayı oraya yerleştirenlerin niyeti Kışlalıyı öldürmek değil miydi? Amaçlanan, sadece ‘İslamcı teröristler bir Atatürkçü profesörü daha katletmek istedi’ propagandası mı yapmaktı?” gibi sorular, iki gazeteci tarafından kaleme döküldü. (“Bir Atatürkçü profesörü daha”, çünkü bu olaydan önce, bir başka Atatürkçü profesörün imza günü düzenlediği bir odada bomba bulunmuş, patlamadan önce etkisiz hale getirilmişti.)

Bu iki gazeteciden biri, Kışlalı’nın kuzeni Hıncal Uluç’tu ve bu nedenle söyledikleri çok daha önemliydi. “Şeriatçılığa karşı” basında yürütülen mücadelenin önde gelenlerinden Hıncal Uluç, hazır “Kışlalı’ya bombayı İBDA-C koydu” propagandası almış başını giderken, buradan devşirilebilecek politik rantı kaybetme pahasına, şöyle yazdı (Sabah, 26 Ekim 1999):

“Bu küçük bombayı suikastçılar, Kışlalı mutlak görsün diye getirip şoför mahallinin önüne, ön kaputun üzerine koydu. Öyle ki, Ahmet ecele ile arabaya girerken paketi görmese, oturduğunda görecek ve büyük olasılıkla polise haber verecekti.

“Amaç Ahmet’i ortadan kaldırmak olsa, bomba kör parmağım gözüne buraya mı konurdu, yoksa arabanın altına, ya da en azından arka kaputun üzerine mi?

“Kaldı ki (bombayı) Ahmet’ten önce oradan geçenler de görebilirdi. (…) Ahmet’in her gün saat onda evden çıktığını biliyor, ama yediden evvel gelip paketi koyuyorlar ki, üç saatte biri nasılsa farkına varır ve uyarır diye.. Bir bomba ancak bu kadar ‘patlamasın’ diye konabilir …”

Bu yazı üzerine kendisiyle konuşan Aktüel dergisinin, “Ama Kışlalı öldü sonuçta, demek ki ölüm ihtimali de vardı” hatırlatması üzerine de şöyle dedi:

“Karısı ve çocuğu da o gün arabaya binmeseydi, Ahmet’in ölmesi ihtimali yok gibi bir şeydi. Ahmet orada o poşeti görüp de eline alacak bir adam değildi, ama bütün düşüncesini bir aylık çocuğu için arabayı bir an önce ısıtmak üzerine yoğunlaştırdığı için, o telaşla poşeti aldı ve bomba patladı.”

Uluç’un değerlendirmesi, basında en çok Yeni Şafak gazetesi yazarlarından, Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru’nun ilgisini çekmişti. Çünkü o da Uluç’unkinden iki gün önceki yazısında aynı görüşleri dile getirmişti ve bu nedenle, Hıncal Uluç’tan bir gün sonra kaleme aldığı yazısına “Hiç değilse Hıncal’ı dinlesinler” başlığını atmıştı.

Öldürmeme kaygısını kim taşır?

Eylemi planlayanların Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürme kastı taşımadığı bir kez kabul edildiğinde, bir sorunun sorulması da kaçınılmaz hale geliyordu: Hangi bombacı, eylemi planlarken eylem sonunda Kışlalı’nın canlı kalması kaygısını taşır?

26 Ekim tarihli yazısını, kuzenine bomba tuzağının öldürme kastıyla kurulmadığına ayıran, ancak bunun anlamı üzerinde durmayan Hıncal Uluç’a, Aktüel sordu:

“Kim taşıyabilir böyle bir kaygıyı? Mesela İBDA-C’liler için de düşünür müsünüz böyle bir şeyi?”

Uluç’un cevabı: “Terörist dediğin de canavar değil ki, senin benim gibi bir insan. İBDA-C’liler de taşıyabilir böyle bir kaygıyı, onlar için de önemli olan ses getirmek. Ben, kan görmekten zevk alan bir insan tipi olduğuna inanmıyorum.”

“İstihbaratçılar”dan Hürriyet’e: “Kışlalı ‘yemlendi’”

“Bu kaygıyı kim taşıyabilir?” sorusunun çağrıştırdığı, mantıksal olarak son derece güçlü, çürütülmesi son derece güç görünen bu argüman bir süre sonra daha genel bir kabul görebilirdi.

Hürriyet’in manşeti işte tam o günlere, suikastin dördüncü gününe denk geldi. Şöyleydi manşet:

“Ölüm, üçüncü paketle geldi… Suikastçının, Kışlalı’nın otomobiline daha önce de iki kez boş kola ve bira kutusu koyduğu anlaşıldı. İstihbaratçıların ‘yemleme’ diye adlandırdığı yöntemle, Kışlalı, bir yandan tepkisi ölçülürken bir yandan da bombalı kutuya alıştırıldı. Kışlalı, otosundaki bombalı bira kutusunu da gayri ihtiyari şekilde aldı.”

Alışılmışın dışındaki büyük puntolarıyla dikkati çeken haberin “ana fikri” belliydi. Haberi “düz” okuyanlar şöyle düşünmüştü belli ki: Demek “öldürme kastı yoktu” yaklaşımı doğru değil. Baksanıza, bombacılar işi garantiye almış!

Oysa gazeteye bu “haber”i sızdıran kaynağın dezenformasyon çabasını görmek için ortada çok neden vardı. Her şeyden önce, bu kuşku ilk günden itibaren kamuoyunda olduğu halde “yemleme” açıklaması neden dördüncü günde yapılmıştı? Kuşkuların basında ifade edilmeye başlaması mı etkili olmuştu?

Ayrıca kaynağın tanımı da problemliydi: “İstihbaratçılar.” Bu kadar somut bir bulgu neden poliste yoktu, bulgu neden polis tarafından açıklanmamıştı? Haber, neden sadece bir gazeteye sızdırılmıştı?

… Ve en önemli nokta: “İstihbaratçılar” bu bilgiyi gazeteye ilettiklerine göre, ellerinde kanıtlar vardı? Mesela Kışlalı, ölümünden önce bu yönde bir başvuruda mı bulunmuştu? Gene aynı soruya geliyoruz: Böyle bir başvuru, öncelikle polise yapılmaz mıydı? Durum böyleyse, poliste neden yoktu böyle bir bilgi? Varsa, neden açıklanmamıştı? Kışlalı böyle bir başvuruda bulunmamışsa, “istihbaratçılar” bilgiyi nereden almıştı?

Zaten sonraki günlerde ne polis teyit etti “yemleme”yi, ne de Kışlalı’nın ailesi… Oysa Kışlalı’nın, “daha önceki paketler”i eşine duyurmamış olması düşünülemezdi; çünkü -resmî makamlara başvurarak hakiki bomba ihtimalini öğrenen- Kışlalı’nın, bombanın hakikisini eşinin de arabadan alabileceğini hesaba katmaması hiç akla yakın görünmüyordu. Hem sonra, “yemleme”yi deneyimleriyle öğrenmiş Kışlalı, üçüncü paketi neden almıştı?

Her şey açık: Hiçbir gazetecinin itibar etmeyeceği kadar mesnetsiz bir istihbaratla karşı karşıyayız. Ama haber yayınlandı ve görevini ifa etti; kamuoyunun, eylemin öldürme kastıyla hazırlanmadığına inanmasının önüne geçilmek istenmişti ve bu büyük ölçüde başarılmıştı.

Ahmet Taner Kışlalı’nın ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı’nın suikaste ilişkin olarak söylediği ilk ve son söz bu çerçeveden bakınca çok daha anlamlı görünüyor: “Sanıyorum, kardeşim şehit oldu.” (12 Aralık 2000)