Devlet, “istihbarat birimleri” demek mi?

Hürriyet’in (19 Haziran) 28. sayfasında bir haber. Başlık koskocaman: “İrtica haritası”. Altında harita; Hizbullah, Müslüman Gençlik ve İBDA-C nerelerde örgütlenmiş, bunları görüyoruz. İlâveten, gayet genel bir ifadeyle, “tarikatlar”ın hangi illerde örgütlenmenin hangi aşamalarında olduğu işaretlenmiş. Ortalıkta tabiî mâlûm patlangaç: “Devlet il il çıkardı”.

Haber şöyle başlıyor: “Devlet irticanın haritasını çıkardı. İstihbarat birimlerince hazırlanan bir rapor, tarikat ve cemaatlerin Orta, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde örgütlenmelerini büyük oranda tamamladığını ortaya koydu. Rapor, irticaî örgüt ve tarikatların Türkiye’nin genelinde teşkilâtlanmayı başardığı ve yasal tedbirlerden kurtulmayı sağlayacak stratejiler geliştirdiklerini de ortaya koydu.”

Burada bize bildirilen eylem, bir raporun hazırlanmış oluşu. Kim hazırlamış? “Devlet” ya da: “istihbarat birimleri”. Hangi istihbarat birimleri? Belli değil. “Devlet” dedikten sonra artık bu sorulur mu?

Peki şu sorulur mu: “Tarikat ve cemaatler”in “örgütlenmelerini büyük oranda tamamlaması” ne demektir? Herhangi bir “tarikat veya cemaat”, hangi noktaya geldiğinde, “Tamam, örgütlenmemizi büyük ölçüde tamamladık,” der?

Devam edelim. Şu sorulur mu: Bahsedilenler, İslâmî amaçlar taşıyan yasadışı örgütler midir, tarikat ve cemaatler midir? “Tarikat ve cemaatler” ne demektir? Her tarikat veya cemaat yasadışı örgüt müdür?

Rapor, beklenebileceği üzre, bizi “tarikat ve cemaatler”in “uygun ortam bulunduğu takdirde harekete geçebilecekleri” konusunda uyarıyor, haberde belirtildiğine göre. Ve bundan hemen sonra, tehlikenin öznesi değişiyor, “irticaî terör örgütleri”nden bahsedilmeye başlanıyor. Sonra birdenbire, özne tek bir örgüt oluveriyor: “…örgütün potansiyel gücünü devam ettirdiği, uygun ortam buldukları takdirde harekete geçebilecekleri belirtilmektedir”.

Böylece anlıyoruz ki, “tarikat ve cemaatler” ile “irticaî terör örgütleri”, birbirlerinin yerine geçebilen, hangisinden bahsettiğimizi ayırt etmeyi gerektirmeyen, sadece tehlikeli olduklarını ve “uygun ortam bulurlarsa harekete geçeceklerini” bilmemiz gereken oluşumlardır.

Haberde, kaynağını bilmediğimiz, ancak “devlet” tarafından hazırlandığı için ona göre muamele etmemiz gereken raporda yeralan birçok tesbit de sıralanıyor. Meselâ: “Raporda örgütlenmenin şirketler, yayınevleri, okul, gazete, radyo-televizyonlar ve devlet içinde kadrolar şeklinde gerçekleştiğine dikkat çekildi.” Ya da: “Dinî yaşantılarını eski katılığında sürdürmemekle beraber, teokratik devlet kurma amaçlarından vazgeçmediler.”

“İstihbarat birimleri” ve “rapor” kavramlarının geçtiği her yerde duymaya alıştığımız bu üslûp, bizi “gazeteci”nin kim olduğu ve toplumsal rolünün bu haberde sözü edilen türden “devlet” gibi öznelerinkinden farkları üzerine düşünmeye yöneltiyor. Bir defa daha.

Gazete sayfalarını, kimliği belirsiz istihbarat birimlerince “rapor” adı altında sunulan propaganda malzemelerinin yayılma aracı olmaktan kurtarmalıyız.

Hürriyet’in 19 Haziran’daki 28. sayfasının “İrtica haritası” başlığı altında kalan kısmında, bu rapor mevzuuna ek olarak iki haber daha var. İlki, “Süleymancılar”ın öndegelen isimlerinden Kemal Kacar’ın cenazesi. İkincisi, Erbakan’ın nezle oluşuyla ilgili. Başlığı şu: “Hoca üşüttü”.

Üstte, ne idüğü belirsiz bir rapora dayanılarak yazılmış haber: “Devlet irtica haritasını il il çıkardı”; altta: “Hoca üşüttü”. Ortada: Gazeteciliğin ne olduğuna ne olmadığına dair hayatî bir soru. (19 Haziran 2000)