Kuşku duyan gazeteciye Türk polisinin
de ihtiyacı var!

Gazetecilik “temas ve mesafe mesleği”yse, gazeteci, polisle temas edecek; bu kaçınılmaz. Ama bu ilişki yapış yapış bir “temas”tan ibaret hale gelirse, polisin her söylediği, gazete sayfalarına “hakikat” hükmünde girerse, orada büyük sorunlar var demektir. Bu tarz bir gazetecinin aslında polise de büyük zararları olabileceğini kanıtlayan haberlerle dolu bugünkü gazeteler; en başta da Radikal... Tuncay Özkan’ın bu gazetede yer alan manşet haberini okuyunca, insanın “bu da yapılır mı Radikal’e” diyesi geliyor.

Konumuz, Uğur Mumcu suikastine ilişkin olarak polis tarafından yürütülmekte olan soruşturmada dünden itibaren ortaya çıkan ve başta Oktay Ekşi, Emin Çölaşan gibi yazarlar da dahil olmak üzere birçok kişinin midesini bulandıran kuşkulu noktalara karşı, basında bugün yer alan polis kaynaklı “kuşku izale etme” haberleri…

Asıl meseleye geçmeden önce “Hırsızın hiç mi suçu yok!” faslından belirtmemiz gereken bir nokta var: Suikast soruşturması bağlamında ortaya çıkan kaosun en büyük sorumlusu, hiç kuşkusuz polis. Bu kadar kritik bir konuda, polisin her düzeyinden farklı bir ses çıkmasının, tek tek her polisin tanıdığı gazeteciye bilgi sızdırmasının başka bir sonuç doğurması beklenemezdi. Mesela ilk günden itibaren bir basın bürosu kurulup bilgiler oradan dağıtılsaydı, bilgi sızdıran polisler saptanıp cezalandırılsıydı, sonuç böyle mi olurdu?

Asıl meseleye gelirsek… Önce, çoğu 9 Mayıs tarihli Hürriyet tarafından dile getirilen kuşkulu noktalarla, kuşkuları gidermeye yönelik bugünkü “izale” haberlerine bir göz atalım:

  1. “Cinayetin birinci sanığı Yusuf Karakuş, Mumcu’nun bahçesine girdik diyor. Oysa Mumcu’nun otomobili sokaktaydı.” (Hürriyet, 9 Mayıs)
  2. İzalesi: “Uğur Ağabey’in arabasının durduğu sokağın bitişiğinde bir su deposu var. Zanlılar, deponun bahçesinden geldikleri için ‘bahçe’ sözcüğünü kullanıyorlar.” (Tuncay Özkan, Kanal D)

  3. “Site önündeki bekçi kulübesinden söz ediyor, ancak Uğur Mumcu’nun evi bir site içinde değil. Kulübe de Mumcu’nun evinden uzakta.” (Hürriyet, 9 Mayıs)
  4. İzalesi: “Hürriyet’in sorularını yanıtlayan İçişleri Bakanlığı üst düzey yöneticisi şunları söyledi: ‘İtirafçı, Uğur Mumcu’nun bahçe içindeki sitesine gittiklerini söylüyor. Burada bir çelişki varmış gibi görülebilir. Ancak Mumcu’nun evinin karşısında bulunan geniş bir alan var. Su deposu olan bu bölgeye bir kapıdan giriliyordu. Otomobili de bu duvarın dibinde duruyordu. Buradan kaynaklanarak bir sitenin içine girdiklerini hissetmiş olabilirler.” (Hürriyet)

  5. “Türkiye’de yer yerinden oynarken, ‘bombanın patladığını 3-4 gün sonra duydum’ diyor.” (Hürriyet, 9 Mayıs)

İzalesi: “Bomba, patlamadan en az iki gün önce konuluyor. Zaten Karakuş da ‘patladığını iki üç gün sonra duyduk’ diyor.” (Radikal, manşet, Tuncay Özkan)

İşte size okurların çoğunun dudaklarında bir istihza gülümsemesiyle okuyacağı üç izale çabası… Hangi gazeteci polis için daha hayırlıdır? Bunları olduğu gibi gazetesine geçiren ve kendisiyle birlikte polise de “hadi canım sen de” dedirten gazeteci mi; yoksa, “ben Uğur Mumcu’nun evini ve evin civarını biliyorum, öyle bahçe zannedecek, sitenin içindeymiş hissi verecek bir durum yok ortada; ayrıca yedi yıl boyunca pazar günü arabaya yerleştirildiği söylenen bombanın yedi yıl sonra aslında patlamadan iki gün önce yerleştirildiğini söylemek de okura pek inandırıcı gelmez” diyen gazeteci mi? Hangisi daha hayırlıdır?

En büyük kuşku ve “izale”si…

Gelelim, bize bu yazının başlığını koydurtan asıl büyük kuşkuya ve bu kuşkuyu izale çabasına…

9 Mayıs tarihli Medyakronik’ten hatırlayacaksınız: İtirafçı Yusuf Karakuş’un, “bomba konulurken biz gözcülük yaptık” dediği Abdülhamid Çelik’in eşi Tuba Çelik, bombanın patladığı 24 Ocak günü düğünlerinin olduğunu öne sürmüş ve basına düğün davetiyelerini vermişti. Yalnızca Hürriyet’in ve “biraz” da Milliyet’in verdiği bu haber, suçlamaların inandırıcılığını öylesine zedeliyordu ki, mutlaka izale edilmeliydi. Öyle de oldu, ama polisin bulduğu, gazetecinin de sorgulamadan aktardığı “çözüm” kuşkuları katmerli hale getirmekten başka bir işe yaramadı. Bakın nasıl:

Bugünkü gazetelerde, polisin, 24 Ocak günü İstanbul’da düğünün gerçekten yapıldığını kabul ettiği anlaşılıyor. Polisin, çeşitli gazeteler aracılığıyla dile getirdiği karşı argümanlar ise şöyle:

  1. ”Evet, bombanın patladığı 24 Ocak’ta düğün vardı ama, bomba aslında o gün değil, iki gün önce yerleştirilmişti: Cuma günü bombayı koymuşlar, pazar günü de düğün yapmışlar.” (Radikal, 10 Mayıs)
  2. “Düğün, aslında ‘naylon’ ve şaşırtmaca: İleride yakayı ele verirlerse, ‘Bizim bu işi yapmamız mümkün değil, çünkü bizim o gün düğünümüz vardı’ demek için böyle bir yola baş vurdukları anlaşılıyor.” (Bütün gazeteler)
  3. “Yusuf Karakuş ile Abdülhamid Çelik’in eylem için Ankara’da bulundukları dönemde Ulus’ta bir otelde kaldıklarını saptadık. Otel görevlisi, zanlıları teşhis etti.” (Cumhuriyet, 10 Mayıs)

Bombanın, patlama günü değil de ondan iki gün önce yerleştirildiğinin yedi yıl sonra keşfedilmesindeki vehamet üzerinde durmuştuk.

İkinci noktaya gelince: Zanlıların, sonradan böyle bir şey öne sürebilmeleri için, bombanın gerçekten pazar günü patlayacağının garantilenmiş olması gerekir. Oysa bomba, cuma ve cumartesi günleri de patlayabilirdi, öyle değil mi?

Otel meselesi… Yusuf Karakuş, Tuncay Özkan’ın 9 Mayıs Salı günü tam metin olarak yayımladığı polis ifadesinde, olay öncesini aktarırken, bombanın patlamasından önceki gece birlikte otobüsle Ankara’ya gittiklerini, sabaha karşı otogarın mescidinde İranlılarla buluştuklarını ve gidip bombayı yerleştirdiklerini söylüyor. Şimdi iddia edildiği gibi, olaydan önce günlerce otelde kalmış olsalardı, Yusuf Karakuş’un, bunu polis ifadesinde belirtmesi gerekmez miydi? Ayrıca, bir otel görevlisi, yedi yıl önce gördüğü sıradan bir müşteriyi teşhis edebilir mi?

Şahikası Tuncay Özkan’dan…

“Ortada kuşku duyacak bir şey yok”çu gazetecilerin başını çeken Tuncay Özkan, bir sayfalık haberinin son bölümlerinde zanlıların, suçunu kanıtladığını düşündüğü bir bulguyu daha paylaşıyor okurla. Aktarıyor ve bitiriyoruz:

“Abdülhamid Çelik’le Tuba Çelik’in çocuklarından birinin doğum tarihi 10 Eylül 1993. 24 Ocak 1993 düğün tarihi olduğuna göre tarihle doğum arasındaki süre 9 ay 10 günü tamı tamına dolduruyor. Ne rastlantı değil mi?”

Not. 9 ay 10 gün yaklaşık 280 gün ediyor. Oysa verilen tarihler arasındaki gün sayısı, şubatın durumuna göre “tamı tamına” 229 ya da 230 oluyor.