Emniyet müdürü haklı: Mesafe şart

Karakolda işkenceyi belgeleyen “hortum” görüntüleri ortaya çıktığında, çoğumuz şöyle düşündük: Dört yıl öncesine ait bu görüntüleri izlememize imkân tanındıysa herhalde bir temizlik düşünülüyor.

Bırakın bizim gibi sıradan insan çoğunluğunu, Güneri Cıvaoğlu bile şöyle yazdı: “Türkiye’de artık işkenceler, devletin içine sızıp derin devleti oynamaya kalkışanlar, baronlarla işbirlikçi bürokratlarla da kulaklarından tutulup gün ışığına çıkarılıyorlar.” (Milliyet, 2 Haziran).

Ama durumun böyle olmadığı çabuk anlaşıldı. Çünkü İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, kendisine “Hortum Süleyman” ile ilgili sorular soran gazetecileri fena haşladı.

Özdemir, hortumlu dayak sahnelerinin kahramanı Başkomiser Süleyman Ulusoy’un açığa alınıp alınmadığını soran muhabirlere, “Sizin isteğinizle mi açığa alacağız?” sorusuyla karşılık verdi ve gazetecileri “ülkeyi yönetmeye çalışmakla” suçladı. Sonra da, “Kafanıza silah dayanınca polisi arıyorsunuz ama…” diyerek, bu kurcalama faaliyetinin gazeteciler için ileride pek hoş sonuçlar doğurmayabileceğini imâ etti.

Emniyet Genel Müdürü Turan Genç de, dayak görüntülerinin “polisin en parlak dönemini yaşadığı bir sırada gündeme getirilmesinin maksatlı olduğunu” (Radikal, 2 Haziran) iddia etti. Genç’e göre, travestilerin, uyuşturucu müptelâlarının, dönmelerin saldırısına uğrayan polis “kendini savunmak” zorundaydı.

Böylece anladık ki, polis âmirleri hâlâ bilinen resmî çizgiyi sürdürmekte kararlılar.

Medyakronik olarak, faaliyet alanımız açısından, burada bizi yakından ilgilendiren bir konu var: Polis ile basının ilişkisi.

Bu ilişki nasıl kurulmalı? Türkiye’de medya faaliyetleri açısından öncelikle cevaplanması gereken bir soru bu. İlişkinin bugüne kadarki tarzı özellikle gazete okurları, TV izleyicileri için son derece tehlikeli bir ortam doğuruyor. Belirli bir olayda, bilgili veya yetkili olup olmadıkları da belirsiz polislerin gelişigüzel açıklamalarının, uzman olmayan muhabirler tarafından farklı yayın organlarında farklı farklı, bir de eksikli gedikli aktarılmasıyla, mesel⠓Uğur Mumcu’nun katilleri” haberlerinde olduğu gibi, hiçbirimizin hiçbir şey anlayamadığı, karmakarışık vaziyetler çıkıyor ortaya. İkinci olarak, polis açıklamalarının çoğu defa mahkeme de bitmiş, kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna karar verilmiş havası içinde sunulması, sadece yanlış bilgilendirilmeye yolaçmakla kalmıyor, “hukuk” kavramının içini boşaltıyor.

Bunlara karşılık, gazeteciler polisin kusurunun bulunduğu veya en azından açıklama yapması gereken bir olayda gerçekten gazetecilik

yapmaya kalktıklarında, polis şeflerinin büyük tepkileri ile karşılaşıyorlar. Bu tepkilerde bir tür “ihanete uğramışlık” dozu her zaman bulunuyor. “Size haber sızdırırken iyiydi, di mi” yollu imâlar hep göze çarpıyor.

Nitekim İstanbul Emniyet Müdürü’nün dünkü fırça hadisesinden hemen sonra, “basınla ilişkilerini gözden geçireceklerini” açıklaması, “araya sınır koyacağını” bildirmesi, gazetecilere, “Bizim verdiklerimizle yetineceksiniz!” demesi, böyle bir ruh halini yansıtıyor. Kaldı ki, emniyet müdürünün, “kafanıza silah dayanınca polisi arıyorsunuz” sözleri de, apaçık ki, şu anlama geliyor: Bize ters giderseniz sizinle ilişkilerimiz “her bakımdan” bozulur.

Emniyet müdürünün bu olaydaki tepkisine hak vermek elbette mümkün değil. Ama bu tepkinin yaratabileceği bir olumlu sonuç var demek ki. Gazetecilerin yapması gerekeni Emniyet yapar ve polis-gazeteci ilişkilerini sahiden gözden geçirirse, sahiden “araya mesafe koyar”sa, bu memleketimiz medyası açısından bir ileri adım olabilir. Özdemir, kendi deyişiyle “laçka” olan bu ilişkilere “mesafe”yi sokmakla medyaya büyük hizmette bulunmuş olur.

İşin içine, gazeteci-polis gerilimine yolaçan olayın bazı özelliklerini de sokarak toparlarsak:

İşkencenin varlığı artık resmî ağızlarca bile inkâr edilemiyor. Sadece, “münferit vaka” söylemi sürdürülüyor, devletin bu tip olayları soruşturduğu, “gereğini yaptığı” iddia ediliyor. Gördüğümüz görüntüler, henüz işkence aşamasına gelmemiş bir karakol dayağının olsa olsa hortumla azıcık zenginleştirilmiş versiyonu. Asıl işkencenin görüntülenip yayınlanması mümkün görünmüyordu. Ancak, ortada, TBMM İnsan Hakları Komisyonu tarafından elde edilip savcılığa verilen, bir-iki gün TV ve gazetelerde boy gösteren koskoca “Filistin askısı” var. Dolayısıyla, “asıl işkence” de kısmen görüntülendi sayılır.

Bu durumda basının olayın üzerine gitmesi doğal değil mi? Tabiî bu “üzerine gitme”nin sağlıklı bir şekilde yapılması, bulunan birkaç kurbanın üzerine atlanmaması, işkence meselesinin kökten halline yönelik çaba gösterilmesi için, polis ile basın arasında, Özdemir’in sözünü ettiği türden bir “mesafe”nin bulunması zorunlu. Bu mesafenin şimdiden ortaya çıkmaya başlaması da sevindirici.

Şöyle düşünelim: Radikal 2 Haziran’da, Emniyet Genel Müdürü ve İstanbul Emniyet Müdürü’nün basına kızmasından yola çıkarak, “Amirine bak, memurunu al” manşeti atmıştı. Oysa bilinen vaziyet sürseydi, şöyle başlıklar okuyabilirdik: “Emniyet’ten güvence: Gereği yapılacak”. Hangisi gerçeğe daha yakın?

( 2 Haziran 2000)