Uğur Mumcu’nun gerçek katilleri kim?

Anlaşıldı: Gazetecilerin çoğu, karşılarında çelişkiye karşı iyice duyarsızlaşmış (hadi adını koyalım, enayileşmiş) bir okur olduğuna inanıyor ve bu nedenle bir gün öyle, ertesi gün böyle yazmakta hiçbir sakınca görmüyor.

Alalım Umut Operasyonu’nu başından beri en yakından izleyen Radikal’i ve Tuncay Özkan’ı… Bu ikili, operasyonun basına yansıdığı 5-6 Mayıs’tan 20 Mayıs’a kadar Uğur Mumcu’nun arabasına bombayı İranlıların koyduğunu savundu. 20 Mayıs'ta bombacıların, İranlı değil Türk olduklarını ilan etti. 27 Mayıs’ta, manşetten Umut Operasyonu bombalarının “pıtladığı” ilan edildi. Tuncay Özkan da, manşete yazdığı çerçeve yazıda, taa 12 Eylül öncesinde Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na gönderilen bombayla günümüzün bombalarının aynı elden çıktığını öne sürdü ve mevcut senaryoya inanmadığını imâ etti. Aynı yazıda İran meselesine “takılmamamız” gerektiğini de söyledi bize. Ve bugün (1 Haziran) aynı Tuncay Özkan sanki bunları hiç yazmamış gibi “Umut Operasyonu”na övgüler yağdıran bir yazı kaleme alıyor. (Biz, Radikal’in “Bombalar pıtladı” manşetine ve onunla çelişen önceki manşetlerine gönderme yaparak, “Aklımız pıtlamadan…” demiştik. Tuncay Özkan hayli kararlı görünüyor bu konuda.)

Özkan, uzmanlarla görüştüğünü, onlara operasyonda çelişki olup olmadığını sorduğunu, onların da çelişki olmadığını söylediklerini yazıyor. Dikkat edin: Onlarcasını burada sıraladığımız çelişkileri soruyor da “uzmanlar” bizi ikna edecek cevaplar veriyor değil. Mekanizmayı böylece anlıyoruz: Uzmanların “çelişki yok” demesi gazeteciye yetmektedir. Gazeteci bu iki kelimeyi kaydeder ve dönüp, dört gün önce yazdıklarını tamamen inkâr eden bir yazı yazabilir.

Birkaç istisna dışında genel gazeteci tavrı bu. Dolayısıyla sorulması kaçınılmaz hale gelen bazı soruları mecburen buradan biz soracağız:

  1. Uğur Mumcu’nun katilleri kim? İtiraflarıyla operasyonu başlatan Yusuf Karakuş ve Abdülhamit Çelik, Mumcu’nun arabasına bomba konurken kendilerinin gözcülük yaptığını söylemişlerdi. Gazeteci Mehmet Güç, daha sonra ortaya çıkan “son ve gerçek” fail Ferhan Özmen’in savcılık dosyasına giren polis ifadesini yayımladı. Buna göre, ilk iki zanlının adı bu ifadede hiç geçmiyor bile. Bunun nedeni, tatbikatta dahi gözcülük yaptığını söyleyen Abdülhamit Çelik’in ifadeye imzalamaması mıdır? (Çelik’in karısı, cezaevinde ziyaret ettiği kocasının böyle söylediğini belirtiyor.)
  2. Her şey Yusuf Karakuş’un itiraflarıyla başlamıştı, oysa şimdi adından hiç söz edilmiyor. Polis’in “asıl kâtil” olduğuna inandığı Ferhan Özmen’in nihâi ifadesinde bu kişinin adının geçmemesinin açıklanması gerekmez mi?
  3. Ferhan Özmen’in, ifadesinde, 10 yıl boyunca yaptığı 18 eylemde hep kendi üzerine kayıtlı iki aracı kullandığını söylediği yalanlanmadı. Gazeteciler neden sorgulamıyor bu tuhaflığı?
  4. Son soruyu gazetecilerin kendi kendilerine sorması gerekiyor: “Bazı itirafçılar mahkemede beraat ederse, biz bu haberi nasıl duyuracağız?”

(Bu soru önemli, çünkü alışık olduğumuz tarzda, yani manşetlerden izlenen bir haberi daha sonra içerden tek sütunda verme alışkanlığı gene nüksederse, Türk halkının kahir ekseriyeti, bu kişileri Uğur Mumcu’nun katilleri olarak bilmeye devam edecek. Şu anda dahi bombayı koyanların İranlı olduğunu bilmeye devam etmeleri gibi…)

Bırakalım gazeteciliğin evrensel ilkelerini falan… Ölene asgari saygı dahi daha dikkatli bir gazetecilik çizgisini gerektirmez mi?