Hürriyet, neden bu kadar sık “yanılıyor”

Haber kaynaklarının gazeteciyi yanlış bilgilerle yönlendirme çabası, gazetecileri en fazla ürkütmesi gereken faaliyet türlerinden biri. Hele ki Türkiye gibi bir ülkenin gazetecilerinden söz ediyorsak…

Gazetecilik, ünlü tanımıyla bir “temas ve mesafe” mesleği. Haber kaynaklarıyla temas halinde olmaksızın gazetecilik yapılamaz; ama haber kaynakları da her zaman gazeteciyi kamuoyuna vermek istedikleri mesajlar doğrultusunda kullanmak ister, bunların arasında doğru olmayan bilgiler de olabilir. Bu nedenle, gazetecinin özellikle devlet kurumlarıyla ilişkisi son derece dikkat gerektiren bir ilişki türüdür.

Hürriyet, bu son kanaldan kaynaklanan dezenformasyon çabalarına en açık gazete görüntüsü veriyor. Hürriyet, İranlı Behbahani’nin açıklamalarıyla Türkiye’deki faili meçhul cinayetler arasında doğrudan bir bağ olduğunu bu ölçüde kesin bir ifadeyle sunan tek gazete. Aslında, niyeti olan bir gazete, bu kesin ifadeleri ve ardından ortaya çıkan gerçekleri kıyaslayarak ne büyük dersler çıkarabilir… Ama bakıyoruz, üç gündür Beni Sadr’ın iddia niteliğindeki açıklamalarını öne çıkararak yanlış bir şey yapmadığını imâ etmeye çalışıyor.

Hürriyet, daha önce de defalarca dezenformasyon çabalarının aleti olmuş, ama bunlardan hiç ders çıkarmamıştı. İkisini hatırlatalım:

Şemdin Sakık’ın itirafları: PKK’nın iki numaralı ismi Şemdin Sakık yurtdışında yakalanıp Türkiye’ye getirildikten bir süre sonra, Hürriyet ve Sabah gazeteleri, manşetlerinden, Şemdin Sakık’ın jandarma ifadesi olduğunu öne sürdükleri bir metin yayımladılar. Metinde, bazı gazeteci ve yazarların Abdullah Öcalan’la para karşılığı röportajlar yaptıkları belirtiliyordu.

Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi, “Alçakları Tanıyalım” başlıklı yazısında bu kişilerin kim olduğunun açıklanmasını talep etti. İfadeyi basına sızdıran kaynak gereğini yaptı: Aralarında Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Mahir Kaynak gibi gazeteci ve yazarların da bulunduğu bir grup “vatan haini.”

Bir süre sonra Şemdin Sakık mahkemeye çıktı, böyle bir ifadesinin olmadığını açıkladı. Oktay Ekşi özür diledi. Bir süre sonra da, Sabah gazetesinden ayrılan gazeteci Can Ataklı, Öküz dergisine iki gazetenin emekli general Çevik Bir tarafından yanıltıldığını açıkladı. Çevik Bir, hiçbir tekzip girişiminde bulunmadı.

Ulucanlar Cezaevi olayı: 1999 yılı sonbaharında, Ulucanlar Cezaevi Jandarma tarafından basıldı. On mahkûm öldü. TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu, olayla ilgili çok sayıda şaibeli nokta bulunduğunu., Ulucanlar’da bir çatışmadan daha farklı bir şeyler yaşandığını gösteren çok sayıda kanıt olduğunu açıkladı; komisyonun araştırmaları halen sürüyor.

Olaylardan birkaç gün sonra Hürriyet gazetesi, birinci sayfasının neredeyse yarısını kaplayan bir fotoğrafla ve “5 dakika önce” manşetiyle çıktı. Fotoğrafta, ellerinde sopalarla çok sayıda mahkûm görülüyor ve bu fotoğrafın çatışmadan beş dakika önce çekildiği belirtiliyordu. Birkaç gün sonra, fotoğrafın beş yıl önce ve bir başka cezaevinde çekildiği ortaya çıktı.

Hürriyet, bir kez daha özür diledi (tabiî iç sayfalarda, tek sütun olarak).

Ders çıkarmadıktan sonra özür ne işe yarar ki?

Özür, en azından şu soruyu izale edemiyor: “Hürriyet neden bu kadar sık yanıltılıyor?” (8 Haziran 2000)