Gözün aydın, olan oldu sonunda

Bizim giremeyeceğimiz yerlere girip çıkabilen nüfuzlu temsilcileriyle, telefonu açtı mı herkese ulaşabilen güçlü köşe yazarlarıyla, herkesin girdisini çıktısını bilen “acar muhabirleri” ve küçük adlarıyla seslenerek onları dünyanın şurasına burasına gönderebilen anchorman’leriyle gazeteler ve televizyon kanalları, bazen sıradan insanın gözüne çok güçlü görünürler. Bazen gerçekten öyledirler de.

Ama bazen… birdenbire ortaya içler acısı bir güçsüzlük, etkisizlik, bilgisizlik, bilinçsizlik manzarası çıkar.

“Umut Operasyonu” haberlerinde olduğu gibi.

Ve işin kötüsü, bir gün önce verilen haberin ertesi gün inkâr edilmesi, aynı gün birbiriyle çelişen bir dizi ayrıntının sayfalara yerleştirilmiş oluşu, “Tamam, iş bitti, her şey çözüldü” diye haykırılan bir günün ertesinde son derece basit soruların ortalığı karıştırıvermesi… bunlar sadece yayın organlarının hanesine eksi puanlar yazılmasına yolaçmakla kalmaz.

Bunlar, belli bir konuda ancak basından bilgi edinebilen milyonlarca insanı aptal eder.

“Umut Operasyonu” haberlerinde olduğu gibi.

Yakalanan zanlılar çelişik ifadeler verebilirler. Bu daha baştan hesaba katılmayacak bir ihtimal değil. Polis yetkilileri eksik veya çelişik açıklamalar yapabilirler. Bu da azıcık izan sahibi herkesin hesaba katması gereken bir durum. Yetkisiz polisler, yetki ve bilgi sahibiymiş gibi davranıp, içinde bilgi kırıntıları taşıyan, aynı şekilde, yalan yanlış ayrıntılar da barındıran hediye paketlerini ahbaplık ettikleri muhabirlere sunabilirler. Bu, zaten her an hazırlıklı ve tedbirli olmayı gerektiren, bildik bir hal.

İlâveten: Bir dizi faili meçhul cinayetin aydınlatılması gibi, daha baştan, bir sürü olgu arasında ince bağlantılar kurmayı gerektiren, problem çözmeyi gerektiren, bilgi gerektiren bir konuda insanın her şeyden önce, kesin yargılara ulaşmayı değil, ihtimalleri ortaya çıkarmayı hedeflemesi şart. Kesin yargılara ulaşabilecek kadar kanıt, dayanak vs. toplandığında bu zaten daha kolay olur.

Bütün bunlar şüphesiz sırf benim akıl edebileceğim şeyler değil. Gazeteleri, televizyon kanallarını yönetenlerin, haber servisi şeflerinin ve çalışanlarının bunları bilmediği, düşünemeyeceği kabul edilebilir mi?

O halde, niye izanı, sağduyuyu bütünüyle bir kenara atıp, inanılmaz bir dolduruş ve gaz ortamı içerisinde yaklaşık bir aydır hepimizi şaşkına çevirdiler? 5 Haziran günü Hürriyet gazetesi hâlâ, “İranlı ajan konuştuğu için bütün faili meçhul cinayetler aydınlandı” diye yazabiliyordu. Bu sorumsuzluk cinsinin adı var mı?

Bunun adı yok, ama bütün bunların yarattığı manzaranın adı var: “dezenformasyon”.

Henüz sağlam bir karşılık bulunamayan bu frenkçe tâbir, çoğu zaman sanıldığı gibi, bilgilerin saklanmasını, insanların bu yolla cahil bırakılmasını anlatmaz. Aksine, birtakım bilgiler verilir. Bunların bir kısmı da doğrudur. Ama verilen bilgilerin önüne arkasına eklenen açıklamalar, yorumlar, kasıtlı olarak kurulması sağlanan bağlantılar, doğruluğu kanıtlanmışçasına sunulan sonuçlar ve aslında asla bunlara yolaçmayacakları halde her şeyi açıklamaya gücü yetecekmişçesine ortaya sürülen nedenler… Dezenformasyon ortamını oluşturan unsurlar bunlardır.

“Umut Operasyonu” haberlerinin oluşturduğu ortamın bundan farkı var mı?

Yemek yerken Endonezya’daki depremi, İzmir’deki cinayeti, Paris’teki defileyi ve Amsterdam’daki maçı, üstelik her zaman peşpeşe de değil, bazen “içiçe” izlediğimiz, izlerken üzerlerinden geçen bin türlü bant ve araya giren bin türlü reklama maruz kaldığımız, veri bombardımanından aptala döndüğümüz bir dünyada, yapısı gereği ortalığı hiç değilse biraz temizleyebilecek olan yazılı basının topluma azıcık yardımcı olmasını beklemeliyiz. Oysa aksi oluyor. Gazeteler, “Tamam, iş bitti”, “her şey çözüldü” başlıklarıyla bizi bir ruh haline sokuyor, ertesi gün “soru işaretleri” ile başka bir hale geçiriyor, sonunda başka bir mevzu bulup oraya sıçrıyor ve bizi edindiğimiz taptaze cehaletle ortada bırakıveriyor. İstanbul sokaklarında “Uğur Mumcu’ya kıyan teröristleri yakalayan polisimize şükranlarımızı sunarız” bez pankartları asılı. Her gün bunları görüyoruz oradan oraya giderken. Gittiğimiz yerde de, “İranlı konuştu, her şey aydınlandı” haberleri okuyoruz.

Sonuçta vardığımız yere bakın: “Fiyasko”.

Şimdi kim onaracak harap olan sinir sistemimizi?

Türkiye’de gazete okurlarının kitle halinde sapıtması gibi insanî felâketler yaşamıyorsak, sebebi sadece şu: Aynı filmi tekrar tekrar görünce etkisi azalıyor.

Benim anlayamadığım, bunca tecrübeli gazeteci, niye hem kendilerine çok daha büyük onur ve prestij sağlayacak hem de topluma büyük yararı olacak bir yola adım atmamakta kararlıdır?

Ya da başka türlü sorayım: Uğur Mumcu’nun ve başka aydınların meçhul katillerinin –bunlar kim olursa olsun- bulunması bizi sahiden ilgilendiriyor mu?

Ortadaki “fiyasko”, bu konudaki umudumuzu tamamen terk etmemiz gerektiğini mi gösteriyor?

Ya da pek kimsenin ağza almak istemediği soruyu sorayım, birinin bunu yapması lâzım: Bir sonraki sefer, Uğur Mumcu ve başka aydınların katillerinin yakalandığına dair haberler ortaya çıkarsa… omuz silkip olay yerinden uzaklaşmak dışında bir davranış gösterecek olanımız kaldı mı?

Ümit Kıvanç, (9 Haziran 2000)