Aklımız pıtlamadan…

Radikal okurlarının işi çok zor. Polis kaynaklı enformasyonu hiçbir süzgeçten geçirmeden, olduğu gibi sayfalarına aktarma konusunda çok az gazete yarışabilir Radikal’le. Ama bir süre sonra sanki daha önce ilgili konuda başı çeken kendisi değilmiş gibi eleştirel bir konumdan haber yazmada da üstlerine yok. Mesela, “Uğur Mumcu’nun katilleri İranlı” haberleri, her gazete gibi Radikal’de de manşetten izlendi, ama bu tez savunulamaz hale gelince “Bombayı koyanlar İranlı değilmiş” diye manşet atan tek gazete de o. (Bir de pirinci karıştırdıktan sonra kenara çekilip “hadi ayıklayın pirincin taşını” diyen Akşam gazetesi var.)

Haftalar boyunca sürdürülen “bombalar patlıyor, patlayacak” haberlerinin ardından ortada bomba momba olmadığını söyleyen, hem de manşetten söyleyen de gene Radikal. “Bombalar pıtladı” manşetinin altında gene lafını sakınmadan söyleyen bir haber var: “Tantan’ın ‘yeni bomba’sı bir türlü patlamazken, eldekiler de tehlikede. ‘Çağırıcı’nın silahını takip eden seri numarası’ ve ‘Özmen’in Üçok bombasındaki parmak izi’ uydurma bilgi çıktı… Mumcu ve Kışlalı suikastlarının da aralarında bulunduğu bir dizi faili meçhul cinayete ilişkin gerçekleştirilen ‘Umut Operasyonu’ sırasında elde edildiği bildirilen delillerin çoğu ‘fos çıktı.’”

“İran noktasına saplanmayalım”

Radikal’in manşetine, önceki “Katiller İranlı” manşetlerine katkılarıyla öne çıkan bir gazetecinin, Tuncay Özkan’ın değerlendirme yazısı eşlik ediyor. Özkan, “Zamanın içinden gelen bombalar” başlıklı yazısında, 1978 yılında Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na

gönderilen bombayla 1990’da Bahriye Üçok’a gönderilen bombaların ‘neredeyse birbirinin aynı’ olduğuna dikkat çektikten sonra şu soruları soruyor: “Aynı odaklar nasıl oluyor da 1978’de yaptıklarını 2000 yılında tekrarlayabiliyorlar? Bu bombaları yollayan güçler ve arkalarındaki örgüt veya kişiler Türkiye’de 20 yıl arayla ne yapmak istiyorlar?”

Özkan, İran meselesinde de şaşırtıcı şeyler söylüyor: ”İran noktasına saplanmamamız gerekiyor. O konu barış ve karşılıklı görüşmeler, diplomasi yoluyla çözülmeli. İçerde ne olduğu konusunu daha önemsiyorum. Türkiye’de birileri iç desteklerini ve uzantılarını kullanarak çok değişik bir oyun sahneliyorlar."

Şimdi, herhangi bir gazetenin Umut Operasyonu’nun ilk gününden itibaren “normal” bir gazetecilik yaptığını düşünün. Polis’ten gelen açıklamalar “Polis’in verdiği bilgiye göre” rezerviyle sunuluyor; yakalananlara “katil” değil “zanlı” deniyor; açıklamalardaki çelişkili noktalar saptanıyor ve sorgulanıyor… Böyle bir gazete bugün ne kadar itibarlı bir noktada olurdu.

Gazeteler büyük bir fırsat kaçırdı. Ama bari ders olsun; bundan sonra yaşayacağımız benzer bir olayı benzer manşetlerle izlemeyelim bâri. Rica ediyoruz… Aklımız pıtlamadan…

(29 Mayıs 2000)